İngiltere’nin başkenti Londra’da 18 Mayıs'ta başlayan ve yarın sona erecek olan Photo London fotoğraf festivalinin onur konuğu efsane foto muhabiri Don McCullin. Çağımızın önemli tanıklarından McCullin, Somerset House’da açtığı sergi ve söyleşi ile festivalde yer aldı.

ÇAĞIN BELLEĞİ: DON McCULLIN

NOSTOS

Photo London (http://photolondon.org/), yarın sona eriyor. Kapsamlı içeriği ve yoğun gündemiyle 18 Mayıs'ta İngiltere’nin başkenti Londra’da başlayan festivalin yıldızı ve onur konuğu efsanevi foto muhabiri Don McCullin'di. Çağımızın önemli tanıklarından McCullin Somerset House’da sergi açtı, söyleşi yaptı. Savaş fotoğrafçısı olarak sürdürdüğü uzun kariyerinde önemli anlarda 'oradaydı'. Vietnam Savaşı’ndan Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan ayrımcılık ve katliamlara kadar birçok olayın insanlığa ulaştırılmasında önemli katkıları olan usta fotoğrafçı, hümanist yaklaşımı ve bilge kişiliği ile dünyanın en saygın öncülerinden... Geçtiğimiz yıllarda meslekteki 50. yılında, Imperial Savaş Müzesi'nde açtığı retrospektif öncesi Colins Jacobs’a verdiği kapsamlı röportaj onu en iyi anlatan yazılardan biri. 

...

SAVAŞ İLE ŞEKİLLENDİ

Efsanevi foto muhabiri Don McCullin, meslekteki 50. yılında Imperial Savaş Müzesi'nde açtığı retrospektif ile birlikte Colins Jacobs’a verdiği kapsamlı röportaj ile kariyerini yansıtıyor.
Don McCullin ile yapılan bir röportaj asla canlılığını yitirmez. Hayat hikayesini bundan önce defalarca anlatmış karmaşık bir insan. Daima nazik ve centilmendir, fakat benzer bir zeminde ilerlediği zaman nispeten yorgun bir ses tonu hissediliyor. Sıklıkla klinik özfarkındalığı ile soruları önceden ayırıyor.
McCullin'in, Kuzey Londra'daki Finsbury Park’ın arka sokaklarındaki yoksulluktan, dünyanın en iyi bilinen fotoğrafçılarından biri olmasına giden yükseliş hikayesi, beklenmedik bir şanstı.
Babası, o 14 yaşındayken vefat etti. Baskın ve bazen şiddete başvurabilen annesi tarafından yetiştirildi. Royal Air Force'taki (Kraliyet Hava Kuvvetleri) askerlik hizmeti boyunca, bir karanlık oda asistanı olarak tecrübe kazanması için, Süveyş, Kenya, Aden ve Kıbrıs’a gönderildi. Kenya'da 30 pounda bir Rolleicord fotoğraf makinesi aldı fakat ülkesi İngiltere'ye dönerken rehin bıraktı.
Annesi bedelini ödeyerek kamerayı geri aldı ve o zamanlar biraz kopmaya başlayan McCullin, yerel bir çete olan Guvners'in fotoğraflarını çekmeye başladı. Bu, sokak serserilerinden birisinin bir polisi öldürmesiyle oldu. McCullin, The Observer'de çetenin grup olarak bir portresini yayınlamayı başardı. Fotoğraf yayınlandı ve onun bir gazetede fotoğrafçı olarak kariyerinin ilerlemesine yol açtı.
McCullin, "O çete fotoğrafı ,hayatımın geri kalanı için bir biletti." diyerek eski günleri yad ediyor. Ve şöyle devam ediyor: "5 pound, benim bir fotoğrafçı olarak hayatımın bedeliydi. O da annemin, rehin bıraktığım kamerayı geri almak için ödediği bedeldi."
Acaba annesinin, bu kamerayla geçineceğine dair bir içgüdüsü mü vardı? McCullin buna, "Bilmiyorum, o karmaşık bir kadındı." cevabını veriyor.
Onun The Observer'da geçirdiği zaman, bir karşılıklı kültür şokuydu. Aslında girmiş olduğu ortam üniversite mezunlarından oluşan orta sınıf dünyası idi ve pek çoğu Kuzey Londra sokaklarının zorluklarıyla hiç karşılaşmamıştı. O zamanı şöyle hatırlıyor: "Öğrenmek istedim. O dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü seyrettim. BBC'ye verdiği demeçte de, "Kendimi eğitmek için, araştırarak yollar bulmam ve hayatımı yeniden keşfetmem gerektiğinin farkına vardım." diyor.
Kendisiyle röportaj yapan biri onu, "Öğrenmiş bir adam değil" diye tanımlamıştı. Güldüren bir şekilde, "Fakat öğrenmek için elimden gelenin en iyisini yapmaya hayatımı verdim." cevabını vermişti.
McCullin 20'li yaşlarının sonlarında, dışarıdaki hikayelere karşı bir tat almaya başladı. Doğu Almanyalı bir askerin Batı'da özgürlüğe sıçrayışını resmeden meşhur haber fotoğrafını gördükten sonra, herhangi bir yerden görevlendirilmemesine rağmen Berlin Duvarı üzerine bir fotoğraf projesi yapmak için harekete geçti.
1964'te The Observer, Kıbrıs'ta ısınmaya başlayan sivil savaşı fotoğraflamak isteyip istemediğini sordu. McCullin onurlandırılmıştı. Bu onun çatışma bölgelerine ilk gerçek atılımıydı, çektiği fotoğraflar dikkat çekiciydi ve belki de onun en iyi çalışmalarından biriydi. Onlar McCullin'i, foto muhabirliğini uluslararası ortamına fırlattılar.

TAM BİR DEHA

O zamanlarda foto röportaj konusunda dünyada en çok saygı duyulan yayınlardan biri olan Sunday Times Dergisi'nde 18 yıl geçirmişti. Dergini başarılı ve parlak bir dönemiydi ve McCullin Sunday Times kültürünün büyük bir parçasıydı.
Derginin sanat departmanı için, 'dünyadaki en mükemmel yer, deha ile dolu.' diyor. Sanat yönetmeni Michael Rand'dan hararetli bir şekilde bahsederken, sanat editörü David King’in (şimdi daha çok Sovyet Rusya ile alakalı fotoğraf koleksiyonuyla biliniyor) o zaman Küba üzerine yaptığı çalışmayı 18 sayfa olarak nasıl yayımladığını şaşkınlıkla anlatıyor.
Rand bana McCullin'in birlikte çalışmak için mükemmel bir arkadaş olduğunu anlatır. "Herhangi bir bilgilendirmeye ihtiyaç duymazdı. Dışarıda görevde olmadığı zaman ofiste dolanır ve bir dahaki sefere nereye gideceği konusunda telaşlanırdı. Bir hikaye dikkatini çektiği zaman, ben de ona "Neden gitmiyorsun?" diye sorardım. Gitmek istediği bir yere gönderilmemesiyle ilgili hiçbir soru olmazdı.
McCullin o heyecanlı günlerde onun adamı olarak kaldı. "Sanat departmanına hep çok sıkı seçimler gönderdi ve onlar hiçbir zaman daha fazlasını istemedi. Bana güvendiler ve her şeyin ötesinde, ben hayatımı onlar için bir çok durumda riske attım ve kendi seçimlerimi yapma hakkını kazandım." diyor McCullin.
Rand, McCullin'in kendi çalışmaları için mükemmel ve de acımasız bir editörlük yaptığını doğruluyor. Bu çoğu foto muhabirinde görülmez. Böyle olmasına rağmen McCullin, kendisinin en ünlü ve ikonik Vietnam fotoğraflarından olan, savaş bunalımı yaşayan Amerikan askerinin yakın çekimini atladığını kabul ediyor. Vietnam'dan dönüşte çok yorgunmuş ve işi yetiştirmek için acele ediyormuş. Bunu şöyle anlatıyor: "Aksiyon fotoğraflarına bakmak için çok meşguldüm ve bu fotoğrafı atladım. Bu bana ders oldu."
McCullin'in dergiye en iyi işleri yaptığı zamanlarda Sunday Times’ın genel yayın yönetmenliğini yapan Harold Evans, onu şu ana kadar gelmiş en iyi savaş fotoğrafçılarından biri olarak Robert Capa, Larry Burrows ve Philip Jone-Griffiths gibi isimlerin yanına ekliyor.
Rand de buna katılıyor ve ekliyor: "O, özel bir göze sahip. Olağanüstü durumlarda, keskin sınırları olan hikayeler üzerine, Brezilya Hintlilerinin soykırımı gibi insanların şartlarını anlatan sosyal konular hakkında en iyisini yaptı. Fotoğrafladığı şey haber hikayeleri değildi, çatışmaya dair kişisel bir bakış açısıydı. Ne olduğu değil, neye benzediği idi."
Rand, yoksulların ve malına mülküne el konulanların zor durumlarının ona en iyi işi getirdiğini düşünüyor. Evans da buna katılıyor: "O mağdur insanlarla, sivil kayıplarla ilgileniyordu. Bunu kelimelerle ifade edemedi ancak fotoğraflarıyla bunu açıkladı."
McCullin, savaşta hapsedildiği zamanlardaki bazı üzücü tecrübelerini de içeren empati kapasitesini, bir nebze kendi huysuz çocukluğuna dayandırıyor. McCullin şimdi kararsız ve o çarpıcı dergi günlerine tekrar dönmesi zor görünüyor.
Fotoğrafçı Frank Horvat ile konuşurken, "Ofise dönüp fotoğrafları gösterdiğimde 'Aman Allah'ım bu dehşet verici, bunu iki sayfaya açalım.' ya da 'Bu korkunç, bu iyi bir kapak.' diyorlardı. Ben bunu kafaya takmadım çünkü bu bir sonraki savaşa gitmem için bana fırsat verirdi." şeklinde anlatıyor.
1982'de Evans, editoryal bağımsızlıktaki farklılıklardan bahsederek Sunday Times'tan istifa etti. Görevini Andrew Neil'e devretti. O da bir sonraki yıl, gazetenin dünyadaki gelişmeler ve sosyal konulardaki eksikliğinden açıkça yakınan McCullin'i işten çıkardı.

BEKLEME METANETİ

McCullin, yoğun bir üzülme eğilimi göstermişti. "Kendi kariyeriniz için diğer insanların hayatlarını mahvetmek zorunda mısınız?" diye yakınıyor. Efsanevi Magnum fotoğrafçısı Eugene Smith için söylenen ve kendisinin de uyguladığı, 'Metanet, parmak uçlarını birbirine sürtmeyi sonlandırır.' sözünden çok etkilenmiştir.
O, kendisinde beklediği hislerden yoksun kaldığından endişe ediyor. "Korkunç şeyler gördüğümde her zaman üzülmüyorum. Bu duygusal bir zayıflık." diye sonuçlandırıyor.
Onun müthiş kahramanı Henri Cartier-Bresson, bir seferinde McCullin'in çalışmalarını Goya'ya benzetti ama o bu övgüleri reddetti: "Benim güçlü yaratıcı bir arzum var fakat ben bir sanatçı olmaya çalışmıyorum. Unvanlara ihtiyacım yok. 'Sanatçı' unvanından da nefret ederim. Kendimi sadece bir fotoğrafçı olarak tanımlıyorum."
O kendisini profesyonel bir zanaatçı olarak övmeyi tercih ediyor: "Haber konusunda iyi bir burnum var. Bu ticaretinizi bilmekle alakalı bir şey. Benim yaklaşımımda kafa karıştıracak bir şey yok. Ben geniş bakamıyorum. Kesin ve düz hareket ederim. Bir takım ahlak, etik kurallar ile çalışırım. Boşuna film israf etmeyi sevmem. Filmlere saygım var."
Bir savaş fotoğrafçısının popüler imajının aksine, McCullin asla fazlasıyla istekli ve havalı olmadı. Çatışma alanlarına sade ve gösterişsiz bir şekilde, küçük bir ekipmanla giderdi. Öncelikle, hileli durumlardan kendisini nasıl kurtaracağını ve önemli olarak gerekli olduğunda filmi nasıl çıkarıp kaçıracağını hızlıca öğrendi.
Yazar James Fox, "Don ne zaman gideceğini, ne zaman kalacağını her zaman bilirdi." diyor. McCullin de aynı fikirdeydi.
Horvat'a şöyle demişti: "Zamanlama profesyonel bir fotoğrafçı için hayatın en önemli tarafı. Benim doğru zamanda doğru yerde olmak konusunda acayip bir yöntemim var. Evet doğru zaman değilse sabırlı olup orada bir şeylerin olmasını arzu ederek saatlerce bekleyebilirim."
Tecrübesi eksik olan fotoğrafçı Gad Gross'u hatırladığında üzgünce başını salladı. Gross, 1991'deki Körfez Savaşı'nda Iraklıların karşı atağa geçtiği zaman Kerkük yakınlarında öldürüldü. McCullin etrafta dolaşmanın çok tehlikeli olduğuna karar vermiş ve uzaklaşmıştı. Fakat Gross kalmaya devam etmiş ve ertesi gün öldürülmüştü. McCullin bu konuda, "İşaretleri okuyamadı." diyor.
Onun konsept yaklaşımlar için fazla vakti olmuyor. "Eğer aklınızla dünyaya yön vermeye çalışırsanız, bazı şeylerin üstesinden gelemezsiniz. Alanda her şey, beklerken sabırlı olmakla alakalı. Benim çatışma fotoğraflarımın çoğu tamdır, kesilmemiştir (full frame). Bu tamamıyla disiplinle alakalı."
Evans, McCullin’in Kıbrıs'ta, eşinin ölümünü duymak üzere olan ve genç oğlu tarafından avutulan kadını yansıtan fotoğrafını anımsatır: "Bu dokunaklı fotoğrafın öğeleri bir saniye kadar sürdü. Fakat McCullin, bunu birden atlamadı, ışığı okudu."
Bana, "Her zaman böyle yaparım. Savaş fotoğrafçılığında bile olsa arkama oturur, pozlandırmayı okurum." dedi. Sonra da kısa ve öz olarak şunları ekledi: "Eğer yanlış pozlandırma yaparsanız öldürülmenin ne manası kalıyor ki?"
KAÇIRILAN FIRSATLAR
McCullin savaş fotoğrafçılığının bağımlılık yapan yönüyle ilgili oldukça dürüst : "Size heyecan, telaş ve hareketlilik veriyor. Ve tabii ki de korku." O, 'bir sarhoşun bir şişe birayı kovaladığı gibi savaşları kovaladığını' kabul ediyor.
Şimdi daha yüksekleri özlüyor mu? Geçen 20 yıl boyunca ya da daha fazla bir süre, ara sıra savaş bölgelerine akın etti. Ama, bağımsız bir foto muhabiri olarak çalışma imkanı yok olduğundan ötürü tiksinti ile bitirdi.
Bir grup içinde yer almayı reddetti ve şu anki fotoğrafçılarının günümüzdeki çatışmalara iliştirilmesine (embedded) inciniyor. Kontrol ve sınırlamalarla nasıl başa çıkacağımızı öngörmek mümkün değil. Irak'ın işgalinden sonra, kuzey sınırında BBC'den John Simpson ile birlikte sıkışıp kaldı ve orada bulunmaktan nefret etti. Sınırı geçmek için izin beklemek zorunda kaldı. Gerilla gruplar dahil kimsenin eşlik etmesini istemedi: "Onlar seni doğrudan uzaklaştırır."
Afganistan'ın Rusya tarafından işgal edilmesinden sonra, Mücahitler ile vakit geçirdi fakat bu faydasızdı :"Onların yapmak istediği tek şey bana bombalanmış Rusya tanklarını göstermekti."
Vietnam'da çalışmanın nispeten nasıl daha kolay olduğunu tartışırken gözleri ışıldadı: "Her zaman ordunun arkasına takılabilirdin ve istediğini elde edemediğinde oradan ayrılmak çok kolaydı."
Profesyonel kariyer hayatında kaybettiği iki fırsat, ona üzüntü vermeye devam ediyor. 1982'deki Falkland Savaşı'nı takip etmek için basın akreditasyonu reddedildiği zaman perişan olmuştu. Fotoğraflarının politik açıdan fazlasıyla rahatsız edici olabileceğinden ötürü Margaret Thatcher’ın kendisini engellediğini varsaymıştı. Çok yakın bir zamanda bunun, basın için uygun olan yerleri çoktan dolduran Kraliyet Deniz Kuvvetleri (Royal Navy) tarafından alınmış masum idari bir karar olduğunu tespit etti. "Bürokrasi en kötü dindir." diye homurdandı.
Dünya, 1984'te Etiyopya'da büyük bir kıtlık olduğunu ilk duyduğunda McCullin, Sunday Times'ın kendisini bu hikayeye gönderme konusunda ilgisiz kalmasına çok üzüldü. "Bir uçağa binip kendi başıma gitmeliydim. Bu bana bunu gösterdi." dedi. Sebastian Salgado’nun dünyada övgü alan kıtlık fotoğraflarını kıskandığını itiraf etti. "Ben o zaman en iyi olduğum noktadaydım. Salgado övgüyü hak etti ama bu hikaye benim için yapıldı. Ben otobüs durağında terk edilmiştim."

EN KÖTÜ ZAMANLAR

İdı Amin'in mahkumu olmak hoş değildi. Amin'in kiralık katilleri ve bazı yabancı gazeteciler onun için geldiğinde o, otelin yüzme havuzundaydı ve Uganda dışına yapacağı uçuşu bekliyordu. "Bizi, her gün ölümüne dövülen yüzlerce mahkumun kaldığı adı çıkmış bir cezaevine götürdüler. Biz de tekmelendik ve sopalarla dövüldük. Britanya Yüksek Mahkemesi'nin bizi oradan çıkarması dört gün aldı."
Yine de hayatındaki en kötü günü savaşta yaşamadı. İlk eşi Christine'in ölümüydü. Oto biyografisi Unreasonable Behaviour'da büyük acı duyarak yazdı. Oğullarının düğününde ölü bulunmuştu.
"Bu herhangi bir savaştan daha büyük bir dramdı. Şu an kendi evimde bir ceset var, uzaktaki bir savaş bölgesinde değil. Christine bir ceset torbası içinde dışarıya çıkarıldı, bu sanki çok kötü bir sahne ürünüydü. Evimdeki bu sahneye hazırlanmamıştım."
McCullin hayatında sadece bir kez bir fotoğrafı kurguladı ve bu da bir amaç içindi. Bu, birkaç kişisel eşyasıyla çevrelenmiş ölü bir Viet Cong askerine dair ünlü fotoğrafıydı. O zamanı, "Havada bir çeşit çılgınlık vardı, her gün kan dökülüyordu." diye anımsıyor.

"Genç bir Vietnam askeriyle karşılaşmıştım. Bazı Amerikan askerleri ona küfür ediyor ve eşyalarını anı olsun diye çalıyorlardı. Bu beni üzdü, eğer bu adam kendi ülkesinin özgürlüğü için savaşacak kadar cesur olsaydı, saygı görmesi gerekirdi. Onu sahip olduğu birkaç şeyle birlikte fotoğrafladım, bir amaç için, bir neden için, bir söz söylemek için. Gördüğünüz gibi, ondan sonra bir fikir geliştirdim. Bir tutumum olacaktı. Bu ölü adama bir ses vermek için bir çeşit bağnaz bir zorunluluk hissettim.
1976'da Beyrut'ta çekilen her şeyin ötesinde bir fotoğraf, kendi kafasında önemli bir yer etmiş. Biri ud taşıyan altı sağcı Falanjist savaşçı alay ederek ölü bir Filistinli kızın cesedine serenat yapıyordu. (en üstteki fotoğraf) Çok tehditkar bir atmosferdi. Falanjistler Filistinli sivilleri katlediyordu. Bana o alanı terk etmem gerektiği söylendi. Fakat bu kişiler fotoğraf çekmem için beni çağırdı. Pozometreye bakmadan iki kare çekip oradan uzaklaştım.
Daha sonra, Müslümanların kontrol noktasında silahlı bir adam tarafından durduruldu. Üzerinde Falanjist basın kartı bulduklarında boğazını kesmekle tehdit ettiler.
Beyrut da öyle. Onun hayatındaki en rahatsız edici sahnelerden biriydi. Bir İsrail bombası bir apartman bloğunu yerle bir etmişti. Bütün ailesinin içeride olduğunu bilen bir Filistinli kadın kendini kaybetmiş bir şekilde köşede göründü. McCullin onun bir fotoğrafını çekti. Kadın da ona bağırmaya ve vurmaya başladı.
Birisi kadını onun üzerinden çekti fakat 9 milimetrelik bir tabanca taşıyan başka bir Filistinli kamerasına almaya çalıştı. Oradan uzaklaştı ama büyük bir şok içerisindeydi. Korkudan ziyade hatırladığı şey, binlerce Filistinlinin şahit olduğu olayın ne kadar aşağılık olduğu idi.
"Ben kendi iyiliğim için çok aceleciydim, hükmüm yanlıştı. Bu kadın tarafından saldırıya uğramayı hak etmiştim." Daha sonra, birisi gelerek o kadının öldürüldüğünü söyledi.
"İşte o anda fotoğrafçılığın bütün hazzı benden çalındı."

BAŞARISIZLIK KORKUSU

Şöhretine ve bütün takdirlere rağmen McCullin, belirgin kaygılar ve kişisel şüpheler sergiliyordu. Bir görevlendirmede başarısız olabileceği korkusu, en büyük korkusu olarak kaldı. Hatta böyle bir başarısızlığı düşünür, saygınlığını kaybetmekten ve fotoğrafçı arkadaşlarının olası dedikodularından kaygı duyardı.
Michael Rand, bu güvensizliği onaylıyordu: "O, fotoğraf hikayesinin üstesinden gelip gelmediği konusunda bile sürekli endişe içindeydi. Tehlikeli bölgelere atılmaktan ötürü hiçbir korku duymuyordu ama bu berbat başarısızlık korkusu vardı. Bir keresinde bana, bazen zor bir göreve uçarken endişeden dolayı kusmak durumunda olduğunu anlatmıştı."
Ne zaman çalışmaları ile ilgili bir konuşma yapsa kendisine hep şu soru sorulmuş: "Hiç fotoğrafçı olmayı bırakıp, kamerayı indirip bir bela veya tehlike içinde olan insanlara yardım ettiniz mi?" Zambiya’da AIDS hikayesi üzerine çalışırken hiçbir zaman çekmediği en iyi fotoğrafı anımsadı: "Bir barakaya gitmiştim. İçeride durum içler acısıydı. Kız kardeşi tarafından bakılan bir kadın kötü bir döşekte yatıyordu. Biz de boş yatakların bulunduğu bir düşkünlerevinden gelmiştik. Ve kadının oraya götürülmesini önerdik."
McCullin yerel bir dükkandan kamyonet kiralamak için yola çıktı. O ve şoför, kamyonetin arka tarafını hazırlarken hasta kardeşini barakanın dışına omuzlarında taşıyan kadının mücadelesini gördü: "Kameram çantamdaydı ve müthiş bir fotoğrafı kaçırdım. Çünkü ben daha önemli bir iş yapıyordum. Ondan bunu tekrar yapmasını isteyebilirdim fakat yapmadım. Çünkü böyle bir kareyi yeniden kurgulasaydım hiç onur duyamazdım."

BARIŞ ARAYIŞI

Hayatının bu son günlerinde McCullin, Somerset'te çevresindeki manzara ve doğa ile meşgul. Bu manzaraya olan sevgisini, 'Zihnim için bitkisel ilaç' olarak tanımlıyor. Şöhreti küçümsüyor ve etkili bir biçimde bunu 'kokan bir vücut' ile karşılaştırıyor. Ama o, geçmişte şöhret geldiği zaman bundan hoşlandığını kabul edecek kadar da dürüst. Fotoğraftan zengin olmadığını söylüyor. Ama yaşam tarzı olarak zengin olduğunu düşünüyor ve kırsalda, kendi hayatından manevi bir enerji alıyor.
Cevabını da içinde barındıran şöyle bir soru soruyor: "Bütün bu huzurun ortasında kim ölen insanlarla dolu bir ev ve ölen insanlara ait 6 bin baskı ister ki?" Aklına gelmişken, fotoğraf arşivi için Amerika'dan azımsanmayacak sayıda teklif aldığını dile getiriyor. Böylece, belki de bu arta kalan eserler yok edilecek.
Şimdi vücudundaki eklem yangısından dolayı acı çekiyor ve gözlerinde de sorun var; bir fotoğrafçı için tam bir felaket. Daha da kötüsü geçen Mart ayında inmeden dolayı mağdur oldu ve bu da fotoğrafa adayabileceği enerjisini kısıtlıyor. Roma kalıntıları hakkındaki son iki yıllık proje ondan çok şey aldı. Kötü bir şekilde düştü. Dört hafta sonra akciğerlerinin delindiğini öğrendi. Sağlığından bahsederken "Bunun üzerinde durmadım ve def etmeye çalıştım." dedi. Ve ardından şunu ekledi: "Tek istediğim şey oğlum Max ile birlikte bir diğer beş güzel yıl."
Finsbury Park'tan kaçış şüphesiz McCullin'in hayatında büyük bir motivasyon gücü oldu ama o kariyerinin bir sınıf savaşının ürünü olduğu düşüncesini reddediyor: "Ben bu bayrağı hayatımın geri kalanı için dalgalandırmak istemiyorum. Aşağılık kompleksinden 20 yıl önce kurtuldum. Kendi başarılarımla hatırlanmak istiyorum."
Kendi çocukluğunun dünyasından, şiddet, tutuculuk, acı ve kitapların kıtlığı diye bahsediyor.
"Geçmişimden alıkonmanın ayrıcalığını israf etmedim. Büyürken ben bir afacandım. Fakat müziksiz ve kültürsüz Finsbury Parklı kör bir çocuk olmaya son vermiş oldum.
Onun şimdi klasik müziğe karşı bir tutkusu var. Bunu karanlık odasında dinliyor ve kalbiyle en favori parçalarını mırıldanabiliyor: "Şimdi kendimi fotoğraf yolculuğumun kenarında hissediyorum. Ben yaşlıyım, daha bilgiliyim ama hiçbir zaman yetinmedim. Her zaman daha iyisini arıyorum. Ben fotoğrafsız kayıp bir ruh olurum."
Ekim ayında 75'ine giren McCullin, bir keresinde çalışmalarının en gizemli yanını, "Beni hiçbir zaman bırakmayacak zihin kirlenişi' şeklinde anlatmıştı.
Somerset'teki hayatı bu zihinsel kirliliğin bir şekilde kovulması anlamına geliyor ama defiydi. Yine de zaman zaman omuzlarının üstünden bakarak, tehlikelere karşı tetikte oluyor, bir şeyler üretebilmek için zorlu şekilde çalıştığı hayatının kararacağından ve tekrar kendisini Kuzey Londra'nın kirli sokaklarında hayat mücadelesi verirken bulacağından endişe duyuyor gibi görünüyor.

Çeviri: Şule Tülin Üner

Redaksiyon: Mühenna Kahveci

Kaynak: British Journal of Photography, 3 Mart 2010

  • MUHAFAZAKAR MODADA SON İSTASYON

    MUHAFAZAKAR MODADA SON İSTASYON

    FOTO ROPORTAJ | SELAHATTIN SEVI
    İstanbul Modest Fashion Week (IMFW) muhafazakâr modanın dünyaca ünlü tasarımcılarını, takipçileriyle büyük kitlelere etki eden fenomenlerini, kanaat önderlerini ve moda tutkunlarını tarihi Haydarpaşa Garı'nda bir araya getirdi. [»]
    16-05-2016
  • GELECEĞE YOLCULUK

    GELECEĞE YOLCULUK

    FOTO RÖPORTAJ | ELENI ONASOGLOU
    Benim fotoğraf dilim çok erken dönem hatıralarıma, donmuş zamanı korumaya harcanan sonsuz bir çabaya ve başlangıçta biten bir geleceğe doğru yapılmış zamanda bir yolculuk. [»]
    13-07-2016
  • ÇAĞDAŞ ERDOĞAN'IN GECE YOLCULUĞU

    ÇAĞDAŞ ERDOĞAN'IN GECE YOLCULUĞU

    PORTRE | SELAHATTİN SEVİ
    12 günlük gözaltından sonra tutuklanan foto muhabiri Çağdaş Erdoğan cezavlerindeki 172. gazeteci. Bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını umduğumuz Erdoğan'ın ülkeye, kente, geceye ve gündüze, insanlığa yeni soruları var... [»]
    17-09-2017
  • FUTBOL SOKAKTA!

    FUTBOL SOKAKTA!

    SERGİ
    Magnum fotoğrafçılarının çektiği futbol kareleri Fransız Kültür Merkezi’nde sergileniyor. Abbas’tan David alan Harvey’e, Harry Gruyaert’den Thomas Haepker’e kadar ünlü fotoğrafçılar futbol heyecanını İstanbul’a taşıyor. [»]
    09-06-2016