Kitap, sergi ve toplantılarla Türkiye’de fotoğraf ortamının çeşitlenmesine önemli katkılar sağlayan Merih Akoğul, fotoğrafın futboldan sonra en çok ilgi çeken hobi olduğunu söylüyor.

EN YAYGIN HOBİ FOTOĞRAF

RÖPORTAJ | SELAHATTİN SEVİ

Fotoğrafçı, yazar, şair, müzik insanı, küratör... Merih Akoğul en son, 2 Haziran’da İstanbul Modern’de açılan “İnsan İnsanı Çekermiş” adlı sergiye küratör olarak imza attı. Akoğul, fotoğraf yolculuğunu fotoğrafı izleme süreciyle başlatıyor. 1977 yılında ‘Yeni Fotoğraf’ın dördüncü sayısının sayfalarını çevirirken adları fotoğrafla özdeşleşen Ersin Alok’tan Ozan Sağdıç’a önemli imzaların işlerini basılı olarak gördü. Bununla da kalmadı, fotoğrafın ne kadar önemli ve büyük bir evren olduğunu keşfetti. “Biz o fotoğraf ustalarının işlerine bakarak büyüdük, onlar gibi çekmeye çalıştık, onlar gibi olmak istedik.” derken dönemin hâkim fotoğraf anlayışını göz önüne seriyor Akoğul: “Anadolu’dan görüntülerdi; manzara, tarihi ve arkeolojik alanlar gibi çalışmalardı.” İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerin arka sokaklarında sağ sol çatışmalarının yaşandığı, insanların can derdine, gelecek kaygısına düştüğü dönemde toplumcu gerçekçi fotoğrafçıların çabalarını da ihmal etmiyor. Akoğul’un yazmaya başlaması ise bu sıkıntılı ve sarsıntılı sürecin sonunda oluyor. 18 yaşında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ne başladıktan bir yıl sonra yazıları Varlık, Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat gibi yayınlarda görülmeye başlar. Fotoğraf, müzik ve edebiyat gibi farklı disiplinlerdeki yazıları yayımlandıkça ona da bir cesaret gelecektir.

Akoğul, bugün Fotoğraf dergisinde 10 yılı tamamladığı izlenimci denemelerine devam ediyor. Öncesinde altı yıllık da Geniş Açı dönemi var: “Deneme, eleştiri, tanıtım yazıları… Fotoğraf ve müzik albümleri… Böyle bir toplayıcılığım var.” diyor Akoğul ve ekliyor: “Fakat hiçbir zaman bir şeyin tarihçisi olmadım. Arşivcisi olmadım. Sert eleştirmen de olmadım. Herkesin güzel bir şeyler için çabaladığı bir yerde sertliğin hiçbir anlamı yok.” Sanatta kötüye inanmıyor: Kötü bile desek, kim için, neye göre kötü! Basit kalabiliyor, zayıf ve yetersiz olabiliyor. Ama kimse bir şeyin kötü olması için yapmaz… Onun bu tavrı yaptığı işlerdeki titizliğini gölgelemiyor. Kendine karşı daha acımasız! Cezamı önce kendim veririm diyor: “Başka fotoğraflara bakarak, müzikle, edebiyatla, resimle ve sanat tarihiyle ilgilenerek fotoğrafımı çekiyorum. Fotoğrafım sokak fotoğrafçılığı yapıyor gibi görünse de, yaşamın kendine ait dinamiklerini yakalamak önemli. Çünkü ancak evrenin sana ne verebileceğini sen ona dokunmadığın, müdahale etmediğin zaman anlarsın. Evrene kulak vermek gerekir, ben bunu ilahi bir şey olarak görüyorum. Bunu bekliyorum. Yaşamın benim için getirdiği sürprizler çok önemli.”

ŞİİR, MÜZİK, FOTOĞRAF

Fotoğrafçı, fotoğraf yazarı, şair, küratör Merih Akoğul’un ilk göz ağrısı ise şiir. İlkokuldan bu yana şiir yazıyor. Şiiri yaşamın klasik akışından kopmak, bunun farklılığını görmek ve göstermek, edebiyat dünyasını oluşturan insanlarla müthiş bir bağlantı kurmak olarak tarif ediyor: Hakikaten âşık oldum, terk edildim, canım sıkıldı, hayat bana anlamsız geliyordu, bir takım ruhsal sıkıntılarım vardı. Bunların tümü şiirle harmanlandığında bir şey olabiliyor. Bunlar şiire dönüştüğünde sıfırlanabiliyor. Aslında mutsuzluk ve çaresizlik dönemlerinde şiir ilaç oluyor sana. Sözcüklerle kendi merhemini kendin üretiyorsun yaralarına… “Zaten sanatın yüzde doksanı mutsuzluk ve olumsuzluk üzerine değil midir” diye sorarken “şiirin de fotoğrafın da lay lay lomu olmaz” diyor: Dünyada birçok sıkıntı varken, aylak aylak ağaçlar ve gün batımları çekerek gün geçirilmez. Artık biz ağaç dediğimiz zaman son bahçelerden koparılan, kesilen ağaçlar da anlıyoruz. Sulanmayan bitkileri ve toprakları da görüyoruz. Ahşap bir köşkün yıkıldıktan sonra yerine bir gökdelen dikilmesi… Yaşamın bütün inceliklerini kaybetmesi… Kocaman bir bahçen varken oraya yapılan evin önüne bir arabayı koyacak park yerinin bile olmaması… Bütün bunlar fotoğrafın konusu artık. Çocukluğunun geçtiği yerlerin bugün artık senin için küçülmüş olması gibi, sözleriyle de bugünün fotoğrafçıları için geniş yelpazeli bir çalışılacaklar kopyası da veriyor.

Merih Akoğul mezun olduğu 1985 yılından hemen iki yıl sonra Kıbrıs’a askerliğini yapmak üzere gitti. Zahmetli ordu günlerinin ardından uzun yıllar adaya ayak basmadı. Fakat geri dönüşü yine fotoğraf sayesinde oldu. Şimdi Kıbrıs üzerine geniş bir öykü çalışmayı tasarlıyor. Bir süre Fox reklam ajansını kurarak orada metin yazarlığından muhasebeciliğine, halkla ilişkilerinden fotoğrafçılığına kadar bütün işlerini yaptı. 1992 yılında sıkılıp 55 haftalığına İngiltere’ye gitti: Fotoğafa küsmüştüm, bırakmıştım resmen, diyor o günleri anlatırken. Sonrasında Türkiye’de özel radyoların kurulmasıyla Hür FM’de programcılık ve Günaydın FM kuruculuğu ve yayın yönetmenliği dönemi geldi. 20 yıl önce Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar’daki fotoğraf hocalığı ise yapması gereken işi bulduğu konusunda kendisini ikna etti.

Üçü şiir olmak üzere 14 kitabı olan Akoğul’un verimleri arasında biri basılmış, diğeri henüz basılmamış çocuk kitabı bile var. Bir enstrüman (saksofon) çalacak kadar müzikle ilgili. Geçen yıl Sevin Okyay’la caz festivalinde karşılaştığında, Okyay’ın söylediği “Biliyor musun, o günlerden en eski biz kaldık” sözü yılların nasıl da hızlı geçtiğinin habercisi olduğu kadar sanatındaki 40. Yıl hazırlıklarını ciddiye alması konusunda ayrı bir motivasyon. Geriye doğru baktığında Hürriyet Gösteri’nin yılsonu fotoğraf değerlendirmelerini de hatırlıyor, Kürşat Başar’la birlikte hazırladıkları caz dosyalarını da… Birçok kişi bilmese de aslında Akoğul’un müzikle ilgilisi teknik boyutuyla. Türkiye’nin önemli ses uzmanlarından biri… Mesela, kablolara testler yazıyor. Müzik aletlerine test yazıları kaleme alıyor. Bunların birçoğu ulusal ve uluslararası basında çıkıyor. Ayrıca büyük bir plak ve CD koleksiyonu var. Radyo yayın yönetmenliği ve program yapımcılığı tecrübesi var. Hala kendi play listiyle radyo programlarına sıkça çağrılıyor. Bir yandan da iki yüz elliye yakın müzik yazılarından ciddi bir seçki yaparak yeni yazılarıyla birlikte kitap olarak yayınlamak istiyor.

FOTOĞRAF KONUŞA KONUŞA

Türkiye’de fotoğraf kültürünün yetersiz olması, fotoğraf üreten insanların hep kendi küçük guruplarında kalması Merih Akoğul’u yıllar önce başka bir arayışa da itti. O da fotoğrafı sadece fotoğrafçılarla değil, farklı uzmanlığı olan ve sıradan insanların da gündemine taşıyabilmek. Neredeyse 10 yıldır sürdürdüğü, 6 yıldır da her ay Yapı Kredi Kültür Sanat buluşmaları böyle başladı. Fotoğraf temelli, fotoğraf bilgisini, görgüsünü, kültürünü artırmaya yönelik toplantılar gelenek oldu. Akbank Sanat’ta buluşmalar ikinci bir mekâna da taşındı. Şehirler üzerine yapılan seri o kadar çok ses getirdi ki, tekrarları istendi. Şangay, Montreal ve Berlin’i esas aldığı son konuşmalarda basit bir slayt gösterisinin ötesine geçildi. Söz konusu kentlerin kültüründen ve edebiyatından uzun parantezler açarak şekillendirdiği sohbetlerinde elbette fotoğraf işaret taşıydı. Yolculuklar buradan sürse de Çin ise konu Tao’dan Mao’ya inanç ve düşünsel sürecini, Berlin ise utanç duvarından Wim Wenders’e oradan da Brecht’e kadar uzanan süreci ihmal edilmedi. Aslında ben fotoğrafı bahane olarak kullanıyorum sözünün arkasında edebiyatı bahane ederek sanatın, kültürün, üretmenin inceliklerini ve hazzını yaşatmaya çalışıyorum iddiası var. Sözü getirdiği, İstanbul Modern’de yıl sonuna kadar açık kalacak sergi ile ilgili seçkisini de bu bağlamda değerlendiriyor. Benim hissettiklerimi acaba başkaları da hissedebiliyor mu? Buraya ilkokul, anaokulu çocuğu da geliyor, üniversite mezunları da. Teyzeler, amcalar, emekliler de geliyor, turistler de… Herkesin baktığı şey farklı… Artık insanlara keyifli bir şeyler verebilmenin çabasındayım. Benim Şahin Kaygun’dan, Ara Güler’den, Sabit Kalfagil’den aldığımın, Ahmet Öner Gezgin hocalarımdan edindiklerimin, dostlardan, ağabeylerden, ustalardan, arkadaşlarımdan paylaştığım güzel enerjiyi bir mekânda bir araya getirmek. Bu çabayı yolculuk ettiği insanlara bir vefa borcu olarak da görüyor: Cafer Türkmen ile karşılaştım 35 yıl önce, bugün kendisine borcumu ödüyorum burada. Ahmet Öner Gezgin asistandı. Sonra dekanımız, bölüm başkanımız oldu yıllar içinde. Gencecik insanlardı kendilerini tanıdığımızda... Yılmaz Kaini vardı. Akademi’ye girdikten bir sene sonra optik dersinde ve zone sistemi bize anlattığı karanlık oda dersinde onunla karşılaştım. Sabit Kalfagil mesela... Sabit hoca her zaman zorladı beni. Çünkü ben hep uç kompozisyonlara gidiyordum. Hocamız da çok klasikti. Bugün yaşayan en büyük değerlerden biri. Fotoğraf götürdüğümde çizmediği hiçbir yeri kalmıyordu kadraj anlamında. Ben daha espaslı çalışıyordum. Çok şey öğrendim kendisinden.

BİR ŞAHİN KAYGUN VARDI

Küçükken zayıf ve hastalıklı bir çocuktum, ben ilk defa üniversitede kedimi buldum, diyen Merih Akoğul 20 yıl önce hoca olduktan sonra özellikle kendime bir felsefe edindim, ben öğrencimden çok çalışırsam faydalı olabilirim. Öyle de oldu. Müthiş bir gençlik ve müthiş iyi fotoğraf çeken insanlar var. Ben 26 yaşından sonra birkaç yıl reklam fotoğrafçılığı yaptım fakat bakıyorum şimdi öyle iyi iş yapanlar var ki… Tekniği çok iyi biliyorlar. İmkânsız onların arasında olmamız. İş yaparken bizim rakiplerimiz de farklıydı, kıymetli kişilerdi; Ersin Alok’tu, Cengiz Karlıova, Gültekin Çizgen, Cengiz Akduman, Gülnur Sözmen’di, orta kuşak yoktu. Bu isimler Akoğul’un bir çırpıda sayabildikleri. Fakat Şahin Kaygun’un yeri ayrı onun gönlünde: Henüz üniversite birinci sınıftayım. Bir arkadaşım aracılığı ile tanıdım Şahin Kaygun’u. Kapısını çaldık, tanıştık, o ölene kadar da sürdü dostluğumuz. Benim hocam, ağabeyim, arkadaşım her şeyim oldu. Hatta engelli çocuklarla ilgili yaptığım “Başarmak” kitabını da Şahin Kaygun’a ithaf ettim. Çünkü bu projeyi Adana’da yapmıştım, Şahin Kaygun da Adanalıydı. Ben bu kitabı yaptığımda ölmüştü. İmzaladım ve mezarına bıraktım, sevgili Şahin Ağabeyime, hitabıyla… Ben onu hiç öldürmedim hayatım boyunca. O, 1993 yılının Aralık ayında 41 yaşında aramızdan ayrıldı. Çok uzun zaman olmuş, 23 sene geçmiş. Onun o genç yaşta farklı bağlamlarda yaptığı işler inanılmazdı. Ben Şahin Kaygun olmak isterdim. Portreler çekiyor, Anadolu fotoğrafları var, renkli çekiyor… Polaroid’leri var. Özellikle onlar dünya çapındaydı. Çok savaştı da… Düşmanı yoktu ama karşı çıkanı çoktu. Tek başınaydı o zamanlar, bir başına ekoldü adeta. Öylesi gelmedi daha.

Bugünle kıyasladığında ise kaynaklara ulaşma ve fırsatlar anlamında ne kadar büyük uçurumlar olduğunu hemen anlıyorsunuz: Bunlar öğrenilerek yapılacak işler değil. O zamanlar yurt dışına bu kadar git gel yoktu. En fazla birkaç kere gitmiştir dışarı. Nerede ne sergiyi göreceksin. Hangi kitaba ulaşacaksın, internet yok ki haberin olsun. Şahin Kaygun bir saz şairidir, âşıktır fotoğraf için. Doğaçlamaları müthiştir. Hissiyatı çok gelişmişti. O da Marmara Üniversitesi, o günkü adıyla Tatbiki Güzel Sanatlar’ı okumuştu. Akademik yönü de vardı. Yalnızca oradan aldığı bir eğitimle değil yaratılıştandı. Fotoğraf yetmedi gitti, Afife Jale ve Dolunay filmlerini yaptı. Şahin Kaygun yaşasaydı, bugün dünyada hem fotoğraf hem de sinema konusunda çok önemli bir isim olurdu. O zaman birçok şeyle olduğu gibi teknik sorunlarla, mali meselelerle de uğraştı. İstanbul Modern’deki sergiye de siyah beyaz dönemden modern izler taşıyan bir işini alarak Ara Güler’le yan yana koyduk. Ara Güler, Şahin Kaygun’u daha yirmili yaşlarındayken bile çok severdi. En tuttuğu fotoğrafçı oydu. Adını ilk saydığı insandı. Yapılan iyi işin farkındaydı. Ara Güler de Şahin Kaygun da lonca adamları değillerdi. Belki film yaparken diğer insanlarla çalıştı. Şahin Kaygun da, Ara Güler de her zaman tekti.

ORYANTALİST DEĞİL, ŞARKKARİ!

Bugünün sanatçılarının ve fotoğrafçılarının iş üretme biçimi ve süreçleri için ise Merih Akoğul tecrübesiyle konuşuyor: Batı tarzı fotoğraflardansa, içinde daha doğuya ait izler taşıyan, daha şarkkari işler iyi değil mi. Ama asla otantik ve oryantalist olmadan… Doğuya ait şeylerin daha dozunda ve tadında taşınması gerekiyor. İnsan yaşlandıkça kendi toprağı ile olan bağı önemsiyor. Biz de daha önce Batı’yı, mesela Alman veya Avusturya fotoğrafını önemserdik. Fakat bakınca görüyorsun ki, o düzgünlükteki çizgiler bizim çevremizde mevcut değil. Kilometrelerce düzgün yollar, pırıl pırıl yemyeşil alanlar, adeta resim çizilmiş gibi zarif çitler… Masal gibi evler, inanamıyorsunuz. Fakat bizim gibi ülkelerin gerçeği farklı. Onu süzerek bir şeyler yapmalı. Ülke fotoğrafı diye bir gerçeklik var ama fotoğrafın hep önde olması lazım.

Bir Şahin Kaygun anısı aslında bütün bu tartışmaları iyi özetliyor. Akoğul naklediyor: Geçenlerde amcam, dedi, öyle derdi adam diyeceği zaman: Televizyonda bir röportaj yapıyorlar. Amcama mikrofonu uzatıyorlar. Bize kendinizi anlatır mısınız, diyorlar, dedi. 1953’te dünyaya geldim, diyor. “Ne dünyası yahu, sen Türkiye’de doğdun” diyor. Çok anlamlı ve bir gerçekliğin altını çiziyor. TC vatandaşıyız. Bir coğrafyaya gidiyorsun olumlu, başka bir yere gidiyorsun olumsuz. Bu senin dininden, milliyetinden, tarihinden kaynaklanabilir. Hâlâ ve her şeye rağmen bir ayrım ve görünmeyen bir savaş var dünyadaki milletler arasında.

Bugünün imkânlarının doğru öğrenme için seferber edilmesi gerektiğini düşünüyor Merih Akoğul: O zamanlar herkes cahildi. İletişim çok zayıftı dünya ile. Bilgimiz o kadar azdı ki… Bakışımız o kadar yetersizdi ki… İyi olanı da göremiyordun. Eskiden çekilmiş bazı fotoğrafların bu kadar kaliteli olmasının sebebi bugünkü bakış açımız. O kültürel eksikliği ve boşluğu -olumsuz yönleri de bulunsa- teknolojinin kültüre yaptığı olumlu katkılardan dolayı o kadar iyi doldurduk ki.

TÜRKİYE FOTOĞRAFI ALAYLIDIR

Temelde Türkiye fotoğrafı alaylı bir fotoğraftır. Türkiye’de bugün okullu fotoğraf dediğiniz zaman Mimar Sinan, Marmara, 9 Eylül Üniversiteleri veya okulların daha sonra açılan fotoğraf bölümleri akla geliyor. İletişim fakülteleri var… Bütün bu yerlerden çok işi fotoğrafçılar çıktı. Mesela mimarlardan, çok iyi fotoğrafçılar çıktı. Reha Günay, Mehmet Bayhan hocalarımız mimardı, Sabit Kalfagil, mimar… Fotoğraf sanatımızda da Nusret Nurdan Eren, ya da Ahmet Ertuğ’un da içlerinde olduğu birçok fotoğrafçı mimarlık eğitimi almış. Eğitim şart ama salt fotoğraf eğitimi değil. İçinde fotoğrafa da yer olan her türlü eğitim. İnsanlar fotoğrafı bilmediği için doğru fotoğrafı göremiyor. Bir de zaman önemli. Magnum’dan National Geographic’e, Leica geleneğine kadar farklı tarzlardan haberimiz var. Bütün dünya National Geographic okuyup gördükleri üzerinden hayaller kurarken, bu dergi Türkiye’de yoktu. Bu ülkede ciddi bir dil sorunu var hâlâ çözülemeyen. Fotoğraf edebiyat gibi değil, fotoğrafın dile ihtiyacı yok. Bu açık 80’lerden itibaren yavaş yavaş giderilmeye çalışıldı. O zamanlar bir sinema filmi çıkardı, Türkiye’ye en erken bir yıl sonra gelirdi. Şimdi aynı ağ üzerinden eş zamanlı geliyor ya da insanlar internet üzerinden bulup izliyor. O zamanlar her şeyi geriden izliyorduk. İthalat rejimleri vardı, döviz sorunları yaşanırdı, kitaplar gelmezdi. Şimdi bazı insaflı kitapçılardan bir kitabı yurt dışı fiyatından da alabiliyorsun. Önceki yıllarda arada büyük farklar olurdu. 100 dolarsa 200’e verirlerdi. Mesela yine Roland Barthes çevrilmemişti. Susan Sontag, John Berger çevrilmemişti. Bunlar olmazsa neye bakacaksın, nereden ilham alacaksın. Bir de sosyoloji, felsefe, psikoloji gibi başka disiplinlerde olanların fotoğraf üzerine düşünmeleri ve yazmaları çok önemli.

ARŞİVİN YOKSA SEN DE YOKSUN

Arşivin yoksa sen de yoksun. Geriye doğru bakacaksın; arşiv, belge, sistematik saklama ne yazık ki bizde yok. Doğu toplumlarında dedikodu, hata ve dolayısıyla dalavere de çok fazla… Çünkü belge yok. Batı ise işini hep sağlama bağlıyor. Her şeyin kaydını tutuyor ve iyi saklıyor. Doğu bir zamanlar elinde olanların avuntusuyla yaşarken, Batı da ciddi paralarla girilen müzelerinde o eserleri sergiliyor. O zamanlarda insanların ellerinde makine yok. Gazeteler tutuyor bütün kayıtları. Arşiv yoksa, geçmiş yoksa gelecek de olmaz. Ara Güler o negatiflerini arşivinde tutmasaydı bugün çok şey eksik olurdu. Selahattin Giz’in fotoğrafları ne kadar önemli bugün. Önceleri çok önemsemezdik. Şimdi İstanbul Modern’de sergileniyor. Oradaki fotoğraflara Bresson yaz gider, çok iyi fotoğraflar. Biz de hem bakmayı bilmiyorduk, hem de ulaşamıyorduk. İnsanların kaliteli saptamalarına, günü gelip belirli bir duyarlılıkla bakıldığında bizim bakış açımız da değişti. 12 Eylül çok kötü bir süreçti ama bir tek iyi yönü vardı. İnsanlar içlerine döndüler, kendileriyle yüzleştiler. Bu da bireysel yaratıcılığı artırdı. 1980 sonrası fotoğraf sokaktan çekilince, bir sonraki dönemde gelen tamamen içe kapanmanın sonucunda oluşan bireysel ve içinde daha sanat olan fotoğraftı. Bir de o dönemin, postmodernizmin dünyayı etkisi altına aldığı bir zaman aralığı olduğunu unutmayalım.

Fotoğrafı çekerken bireysel, paylaşırken grup olmak gerekiyor. Türkiye de ise tam tersi; üretirken toplu, tüketirken bireyseliz. Bir sergi açıldığında orada bir kolektivizm olmuyor. Fotoğraf sosyal bir olgu. İnsanları çevresine en çok toplayan şey. Futbol dışında sonra en fazla talep olan hobilerden biri. Kimi tanıdıysam fotoğraf sayesinde tanıdım.

Dijitalin bu kadar yaygınlaşmasından, kullanımındaki hoyratlıktan dolayı çok hoşlanmıyorum. Sonuçta evrendeki safrayı, çöpü, kirliliği artırıyor. Çekilen her şeyin boşlukta bir yeri var, gitmiyor. Evrensel bir çöplük yaratıyor ve kaybolmuyor. Ama iletişim ve dünyanın küçülmesi ve insanların birbirlerinden haberli olma konusunda da inanılmaz faydası var. Dijital teknolojinin beni en çok korkutan yanı ise, içinde bir linç mantığını barındırması ve insanları galeyana getirme konusundaki hızlılığıdır. Düşünmeye zaman bırakmıyor ne yazık ki, düşüncesiz eylem dünyanın sonunu getirmeye adaydır.

Film geleneğinden geliyorum. Kendi fotoğraflarımı çekip bastım yıllarca. Dijitale zor geçtim. Bir Leica ve sokak fotoğrafçısı olarak bilinirim. Sanatın ya da bir konunun kendisinden çıkarak yaptığım da çok proje var. Sosyal medya olarak sadece Instagram’da varım. Oraya koyduğum fotoğrafların tümünü cep telefonuyla çekiyorum. Hoşuma da gidiyor. Bu sergide yer alan birkaç fotoğrafçının işini Instagram’da gördüm. Oğuz Nusret Bilik Instagram için mobil cihazıyla ürettiği çarpıcı dörtlü seti ile İnsan İnsanı Çekermiş sergisinde yer aldı. “Summer: 60+” diye Kuşadası’ndaki turistlerden çok çarpıcı bir seri ve hâlâ çekmeyi sürdürüyor. Bu işlerin cep telefonu ve uygulamalarıyla da yapılacağının güzel bir örneğini verdi. Bakalım teknolojik gelişmeler nerelere varacak; bekleyip göreceğiz.

KİMDİR | Merih Akoğul

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başbakanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

2011 ve 2012 yıllarında Türkiye’nin en kapsamlı fotoğraf etkinliği uluslararası fotoğraf festivali Bursa Fotofest’in genel sanat yönetmenliğini ve şef küratörlüğünü yapan Merih Akoğul, aynı zamanda da İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesidir. 2016 yılının Haziran ayında İstanbul Modern’de açılan “İnsan İnsanı Çekermiş” fotoğraf sergisinin küratörlüğünü üstlendi.

YAYINLAR

2014 “Gece / Şarkılar (şiir)

2007 “Sanki” (fotoğraf)

2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)

2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)

“Bit-ki” (fotoğraf)

“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)

“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)

2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)

2002 “Başarmak” (fotoğraf)

2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)

1999 “Klasikler” (fotoğraf)

1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)

1992 “Son Dokunuş” (şiir)

SEÇİLMİŞ KİŞİSEL SERGİLER 

2013 “Tenha Vakitler”, ArtGalerim Nişantaşı- İstanbul

2011 “Kayıp Ruhlar”, ArtGalerim Nişantaşı, İstanbul

2010 “İç İçe İstanbul”, Fototrek, İstanbul

2008 “Standards”, PG Art Gallery, İstanbul

2007 “Sanki”, Leica Gallery, İstanbul

2006 “Geçen Yaz Viyana’da”, Palais Porcia Kunst Raum, Viyana

“Siyah Beyaz Afyonkarahisar”, Fevzi Çakmak Sanat Galerisi, Afyonkarahisar

“Avusturya 2006”, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul

2005 “Bit-ki”, PG Art Gallery, İstanbul

2004 “Otuz Kuş”, PG Art Gallery, İstanbul

“Geçen Yaz Viyana’da”, Fotografevi, İstanbul

2003 “Güzergâh: Edebiyat”, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, İstanbul

2002 “Başarmak”, Fotografevi, İstanbul

2001 “Klasikler/Neo-klasikler”, Fotoğrafevi, İstanbul

“Aşkküre”, Bedri Rahmi Eyüboğlu Sanat Galerisi, İstanbul

1999 “Bronz Askerler”, Fotografevi, İstanbul

1998 “Dönüşümler”, Art Shop, İzmir

“Filim”, İMKB Sanat Galerisi, İstanbul

GRUP SERGİLERİ

2009“Le Pont-Photos de Galata”, L’Orangerie du Sénat, Paris

2008 “Türk Gerçekliği”, Fotographie Forum Frankfurt, Almanya

2007 “Köprü6”, İstanbul Modern, İstanbul

“İstanbul İstasyonu”, Karşı Sanat Çalışmaları, İstanbul

“Sınır Çizgisi, Devlet Güzel Sanatlar Galersi, Çanakkale

“Buluşma Noktası, Arcola Theatre Gallery, Londra

2006 “Under Construction”, Kanyon Levent, İstanbul

2005 “Bu Sizin İçin” / İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, İstanbul

“Art-Alan II / Sıra Dışı Hayatlar”, Kargart, İstanbul

“Koleksiyon Sergisi 2005”, İstanbul Fotoğraf Merkezi, İstanbul

2004 “Siyah Beyaz Türk Fotoğrafı”, St. Martin Gallery, Londra

“Balkan Fotoğrafı’nın Görünüşü” , Selanik, Yunanistan

2003 “Yıkıma Karşı Küresel Aşk”, Civic Center, Johannesburg

“7 Fotoğrafçı Gözüyle Türkiye’den Portreler”, NHK Park Studio

Gallery ve Bunka College Gallery, Tokyo

“Merih Akoğul Atölyesi”, Echo Gallery, Viyana

“Art-Alan” Sokak Projesi, Kadıköy Kadife Sokak, İstanbul

“Bu Şehri İstanbul” Washington, A.B.D.

2002 “Sondaj”, Pamukbank Fotoğraf Galerisi, İstanbul

Salı Grubu “İznik Köylerinde”, Süleyman Paşa Medresesi, İznik

Avrupa Parlamentosu “Açık Kapı Günleri”, Strasbourg

“Tehlikeli Şeyler”, Karşı Sanat Çalışmaları, İstanbul

Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı ve Eczacıbaşı Sanal Müzesi, “60 Yıl

60 Sanatçı” TÜYAP, İstanbul

2001 Salı Grubu, “Portreleme Sergisi: İsa Çelik”, Fotoğrafevi, İstanbul

1998 Salı Grubu, “Portreleme Sergisi: Gültekin Çizgen”, Basın Müzesi,

İstanbul

1996 PTFD 4. Sergisi, İMKB Sanat Galerisi, İstanbul

1992 PTFD 3. Sergisi, AKM, İstanbul

1991 PTFD (Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği) 2. Sergisi,

AKM, İstanbul

1985 “Grup 9”, Dost Sanat Ortamı, Ankara

  • DUVARDA DEĞİL RAFTA

    DUVARDA DEĞİL RAFTA

    FESTİVAL | MEHMET ARDA DURU
    İstanbul Fotoğraf Kitabı Festivali, çağdaş fotoğraf alanında üretim yapan genç Türk sanatçıların görünürlüğünü sağlayarak, fotoğraf kitabı yayını üreten kişi ve kurumları bir araya getirmeyi amaçlıyor. [»]
    25-05-2016
  • DAĞIN İKİ TARAFINA BAKMAK

    DAĞIN İKİ TARAFINA BAKMAK

    FOTO RÖPORTAJ | SELAHATTIN SEVİ
    Doğu’yu doğu ve daha doğu diye ayıran Ağrı dağı, yanında yöresinde binlerce öykü barındırıyor. Doğubeyazıt ve Ağrı’dan renkli ve hayat dolu Iğdır’a kadar her yerden görülebilen efsaneler dağı binlerce yıldır olduğu gibi buradayım, diyor. [»]
    11-05-2016
  • ÇAYLAR RİZE'DEN

    ÇAYLAR RİZE'DEN

    FOTO RÖPORTAJ | TOLGA ADANALI
    Her Rizeli’nin küçük de olsa bir çay tarlası var neredeyse... Sarp arazideki en küçük bir boşluk bile çay yetiştirmek için değerlendiriliyor. Denize yakın kısımlarda dört, Hemşin gibi iç kesimlerin dağlarında ise yılda üç kez hasat yapılıyor. [»]
    13-06-2016
  • YERYÜZÜNÜN GÖZÜ

    YERYÜZÜNÜN GÖZÜ

    FOTO RÖPORTAJ | SOLMAZ DARYANI
    Haritalarda kendini mavi bir nokta olarak belli eden Urmiye Gölü’ndeki kuruma son yıllarda İran’ın ve dünyanın ilgisini bu bölgeye çekiyor. İran’ın Tebriz şehrinde yaşayan fotoğrafçı Solmaz Daryani, doğup büyüdüğü bölgedeki değişimi belgeleyerek önemli bir tanıklık yapıyor. [»]
    07-07-2016