Tanrı Dağı'nın zirvelerinden, Manas Destanının coğrafyasından İstanbul'a uzanan bir başarı öyküsü! Adı Kırgızların ünlü yazarı Cengiz Aytmatov'un Toprak Ana romanın baş kahramanı gibi, Tolganay. Yani, dolunay... Hayatı ve kaderi ise çok farklı.

TANRI DAĞI MİSAFİRİ

FOTO ROPORTAJ | SELAHATTIN SEVI

Destanlara, efsanelere konu olan Tanrı Dağları’nın zirvesine ulaşınca “Burada duralım.” dedi, Tolganay. Kiril alfabesiyle yazılan tabelada 4875 metre görülüyordu. Bahar mevsiminin yeşilin bin bir tonuna boyadığı başkent Bişkek geride kalmış, Kırgızların milli bilincinin mayası Manas’a ve tarihi Talas şehrine doğru yol alıyorduk. “Tanrı Dağı der geçerler Türkiye’de ama birçok insan bilmez. Sadece efsanelerde sanır.” dedi ve devam etti Tolganay Kalmuratkızı: Ortaasya’da birçok ülkeden geçen bir sıradağ silsilesidir Tanrı Dağı. Şimdi bulunduğumuz yer Kırgızistan Aladağlarının zirvesi sadece. İşte ben bu dağların arkasında doğdum. Türklerin ilk defa Müslüman savaşçılarla karşılaştığı ve İslamiyet’i seçtiği Talas’ta… Bir gün kentimize Türk Okulu açılmasaydı, ben o kız lisesine gitmeseydim, kaderim nasıl olurdu bilemiyorum.

Zirvede güneş vardı ama hava buz gibiydi. Kısa moladan sonra tekrar karlı dağlardan yeşil steplere süzüle süzüle yol aldık. “Doğduğumda adımı dedem koymuş. Dedem yakın köylümüz, hemşerimiz Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana romanını okudu mu bilmiyorum, çünkü oradaki ana karakterin adı Tolganay. Türkiye Türkçesi ile dolunay demek. Ben bir dolunay gecesi dünyaya gelmişim.” diye kusursuz Türkçesiyle anlatmaya devam ediyordu. Bir yandan da annesinin bir gece öncesinden yola çıkıp evde yapacağı hazırlıkları merak ediyor, arada bir telefon ediyordu: “Siz geleceksiniz, öğretmenlerim gelecek…”

O mütevazı Kırgız evine vardığımızda nasıl bir hazırlığın yapıldığını anlamak uzun sürmedi. Yemekle gelen sıcak çaylarla birlikte hamur işleri, sebzeli pilav ve elbette gecenin bir vakti kesilen koyun etinden yapılan çorbalar, yemekler… Diz kırıp oturduğumuzda sofra bezinin altına birer de poşet bırakıldı. Kırgız âdeti! Sofraya gelen misafirin hakkı; yediğini yer, yiyemediğini poşete koyar götürürmüş!

Baba Kalmurat Bey, anne Aygül hanım ve sevimli küçük kardeş Mürök Tolganay’la gurur duyuyordu. Manas köyünden çıkmış bu genç kız Kırgızca ve Rusça ile birlikte Türkçe ve İngilizce biliyordu. Kendilerinin çok isteyip imkân bulamadıkları Türkiye’yi görmüştü kızları. Okyanuslar aşıp Amerika’ya uçmuştu… Türkiye’den gelen öğretmenlerine emanet ettikleri çocuklarıyla ilgili hiçbir endişeleri olmamıştı. Kalmurat Bey sadece kızının Türkiye’de ve gezdiği yerlerde yeteri kadar et yiyememesine içerliyordu. Ondan olsa gerek, kızı köyü Manas’a döneceği vakit yol karların bitip çimenlerin yeşerdiği yerde bir küçük otağ kuruyor, koyun kesiyor, Tolganay “Bişkek’ten yola çıktım baba.” deyince pişirmeye başlıyor, güzel bir ziyafetten sonra akşama eve varıyorlardı.

Diğer kardeşleri Gülkayır, Akmaral ve Nurmir de okumuşlardı fakat Tolganay farklıydı. İlk göz ağrısıydı, dünya görmüştü. Liseden hemen sonra Bişkek Atatürk Üniversitesi’ne devam etmişti. Son sınıfta çevirisini yaptığı, kaynak bulup vizyona çıkardığı ‘Babam ve Oğlum’ filmi izlenme rekorları kırmıştı. Öğrenci değişimi ile Fatih Üniversitesi’ne devam ederken memlekete geldiğinde artık kahvaltı sofrasında zeytin ve peynir mutlaka olurdu. Lisede Türkçe olimpiyatları için üç defa yarışmış ve sonuncusunda katılmaya hak kazandığında ziyaret ettiği Türkiye bütün hayatının merkezine oturmuştu. Aldığı madalyalar, dünyanın farklı ülkelerinden edindiği arkadaşları, anne sıcaklığını aratmayan öğretmenlerinin evleri hayatında hep derin izler bırakacaktı.

Şimdi Bişkek’te faaliyet gösteren büyük ve saygın bir Türk firmasının 25 yaşındaki insan kaynakları müdürü olarak 400 çalışanın özlük haklarıyla ilgileniyor Tolganay. Yılın yorgunluğunu yine Türkiye’de atmak üzere yine bu topraklardaydı. Fakat yanında Türkçe olimpiyatları için dünyanın dört ikliminden, 72 milletinden arkadaşlarıyla değil, yalnız, bir başına… Uçağın tekerlekleri Atatürk havalimanına değer değmez başka bir uçağa binerek önce İzmir’e, sonra Uşak’a ve en son da çok sevdiği İstanbul’a gelerek Türkiye ve Türkçe hasretini giderdi. Telefonda annesiyle Rusça konuşurken kulak misafiri olan Rus arkadaşı, onlara katılan Azeri yoldaşı ile birlikte boğaz turu yaparken doğma büyüme İstanbullu gibi onlara yedi tepeli şehri anlatacaktı. Sonra Sultanahmet, Taksim, Eyüp… Sevdiği arkadaşları, İstanbullu dostlarıyla hasret gidererek tekrar gelmek üzere Tanrı Dağlarına doğru yola çıktı. 

  • BİR TUTKUNUN 'İZ'İNİ SÜRMEK

    BİR TUTKUNUN 'İZ'İNİ SÜRMEK

    MEHMET ARDA DURU
    İz yeniden yayın hayatına başlıyor. Noktalı virgül konularak ara verilen dönemde İz’in sahibi Gölnur Cengiz kâğıtta ısrarcı oldu. Kalıcılığı, sonraki kuşaklara aktarılması ve bir kültürü yaşatması anlamında önemine inandı. ‘İz’ peşinde bir tutkunun kısa öyküsü… [»]
    11-05-2016
  • 3 KITA, 2 DENİZ, 1 FESTİVAL

    3 KITA, 2 DENİZ, 1 FESTİVAL

    FESTİVAL | SOCRATES BALTAGIANNIS
    Coğrafi konumu, tarihi ve kültürel zenginliği ile Akdeniz’de önemli bir yere sahip olan Girit Adası ilk kez yapılacak bir fotoğraf festivaline mekan olacak. Medphoto'nun özel gündemi mülteciler ve insani kriz. [»]
    28-05-2016
  • GEÇMİŞLE GELECEK ARASINDA KÜBA

    GEÇMİŞLE GELECEK ARASINDA KÜBA

    INSTAGRAM | İLKNUR CAN
    Küba, belki de komünizmin son kalesiydi… Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 25 yıl ayakta kalmayı başardı. Benim şansım, ülke henüz değişmeden gözlemlemek ve belgelemekti. [»]
    14-06-2016
  • İKİ DOKTOR BİR YOLCULUK

    İKİ DOKTOR BİR YOLCULUK

    FOTO RÖPORTAJ | WARREN WINKLER
    İki doktorun 1960’lı yıllarda Anadolu’yu ve kendilerini keşiflerinin gerçekçi bir öyküsü: Warren Winkler ve Salih Tokgöz hiç tanımadıkları bir coğrafyada, bilmedikleri bir ülkenin ve kültürün insanlarına ilkel koşullarda bir yandan tıbbi hizmet sunuyor. [»]
    28-06-2016